Dört Anlaşma (Don Miguel Ruiz) ile Keşif Yolculuğu

Koçluk.org olarak “Dört Anlaşma” kitabının yazarı Don Miguel Ruiz ile karşılıklı soru-cevap şansını yakaladık. Elbette elimizde, başucu kitabımız olan “Dört Anlaşma” vardı. Koçluk eğitimlerimizde başlangıç kitabı olarak da önerdiğimiz bu değerli eseri hem yeniden anımsamak hem yeniden keşfetmek için, birlikte sohbete ne dersiniz?

Toltek bilgesi Don Miguel Ruiz’e, Ruiz ile dostluk kurmamızı sağlayan, bu eseri de Türkçemize kazandıran “…Ötesi” yayınevi, Nil Gün’e minnet ve şükranlarımızı sunuyoruz.

Koçluk Bakışaçısı Dört Anlaşma

Soru: Kitap başlarken bunun bir dil, bir ideoloji olmadığını yaşam biçimi olduğunu vurguluyorsun. Bu yaşam sanatını bize kısaca anlatır mısınız?

Yanıt: Özünde Toltek bilgeliğini anlatıyorum. Toltek bilgeliği, günümüzde hala bir kısım Meksika Kızılderilileri tarafından uygulanan yaşam sanatıdır. Bir Toltek kendini Doğa’nın ve Evren’in bir parçası olarak görür ve doğal yasalara uyumlu bir yaşam süremeyi amaçlar.  Tolteklere göre her şey cinsiyetsiz ve canlıdır. Toltek bilgileri çok boyutlu insan-evren ilişkilerini içeriyor. Bilimin ve spiritüel yaşamın birbirinden ayrılmadığı Toltek bilgileri, Maya uygarlığının en üst boyutlara ulaşmasını sağlamıştır.

Soru: Dört anlaşma nedir?

Yanıt: Dört anlaşma bize şunu söyler:

  1. Kullandığınız sözcükleri özenle seçin
  2. Hiçbir şeyi kişisel algılamayın
  3. Varsayımda bulunmayın
  4. Daima yapabileceğinin en iyisini yapın.

Soru: “Kullandığınız sözcükleri özenle seçin” ne demek? Buradaki anlaşmayı anlatır mısınız?

Sözler sizin yaratma gücünüzdür. Söz bir güçtür; kendinizi ifade etmeye iletişim kurma gücüdür. Sözle düşünürsünüz, Düşünmekle kullandığınız sözcüklerle yaşamınızdaki olayları yaratırsınız.

Söz, insan olarak sahip olduğunuz sürece en güçlü araçtır; söz büyü aracıdır. Ama iki yanı keskin kılıç gibi, sözünüz en güzel rüyayı da yaratabilir, etrafınızdaki her şeyi de yok edebilir. Kılıcın bir yanı sözün kötüye kullanımıdır. Bu kullanım cehennemi yaratır. Diğer yanı ise sözün mükemmel kullanımıdır. Bu da güzellik, sevgi ve dünyadaki cenneti yaratır. Nasıl kullanıldığına bağlı olarak söz sizi özgürleştirebilir ya da sizi bildiğiniz tutsaklığınızın çok ötesinde esaret altına alabilir.

Ehlileşme sürecinde ebeveynlerimiz ve kardeşlerimiz bizimle ilgili düşüncelerini düşüncesizce söylediler. Biz bu düşüncelere inandık ve bu düşüncelerle ilgili korkularla yaşadık. Bize yüzmede, sporda ya da yazmada iyi olmadığımız söylendiğinde bu sözlere inandık.

Birisi bir kıza bakıp “Bu kız çirkin” derse bu sözü duyar ve çirkin olduğuna inanır. Ve çirkin olduğuna inanır. Ve çirkin olduğu inancıyla büyür. Gerçekte ne kadar güzel olursa olsun, bu anlaşmayı yaptığı sürece çirkin olduğuna inanacaktır. Kız, çirkin sözcüğünün büyüsü altındadır.

Bir söz, dikkatimize çapa atarak zihnimize girebilir ve tüm inanç sistemini iyiye ya da kötüye doğru değiştirebilir.

İnsan sürekli kendiyle konuşan bir varlıktır. ”Oh, şişman görünüyorum. Çirkinim. Yaşlanıyorum. Saçlarım dökülüyor. Aptalım. Hiçbir şeyi anlayamıyorum… Asla yeterince iyi olmayacağım. Budalanın tekiyim. Başarısızım.” Sözü kendimize karşı nasıl kullandığımızı görüyor musunuz?.. Sözün ne olduğunu ve sözün ne yaptığını anlamaya başlamamız gerekiyor.

Sözlerinizi doğru kullanın. Sözlerinizi sevginizi paylaşmak için kullanın. Beyaz büyüyü kullanın ve bunu kullanmayı kendinizden başlayın. Kendinize ne kadar harika ne kadar özgün ve büyük olduğunuzu söyleyin. Kendinizi ne kadar sevdiğinizi söyleyin. Sözlerinizi size acı veren küçük anlaşmalarınızı bozmak için kullanın.

Soru: “Hiçbir şeyi kişisel algılamamak ne demek?”

Yanıt: “Hey sen aptalsın” dersem bu sizinle değil, benimle ilgilidir. Eğer bunu kişisel algılarsanız, aptal olduğunuza bile inanabilirsiniz. Belki de şöyle düşünürsünüz: “O aptal olduğumu nereden biliyor? İçimi mi görüyor yoksa herkes ne kadar aptal olduğumu görebiliyor mu?”

Kişisel algılamak, ancak söylenen şeye katılmakla mümkündür. Söylenen şeyle anlaşma yaptığınız anda, zehir zihninize yayılır ve cehennem rüyasının tutsağı olursunuz. Sizin bu tuzağa düşmenizin nedeni bireysel önemlilik denilen şeydir.

Soru: “Pekiyi, sömürülme, kullanılma, aşağılanma gibi durumlar içinde mi geçerli kişisel algılamamak?..”

Yanıt: Eğer kullanılma, sömürülme veya aşağılanmaya ihtiyaç duyuyorsanız, başkaları sizi kullanarak, sömürerek veya aşağılayarak size ihtiyacınızı karşılamak için yardım etmekte gönüllü olacaktır.

Soru: Farkındalığımız arttıkça, bazı olumsuzluklar karşısında tavrımız nasıl değişir? Örneğin yalan söyleyen insanlar hala bizi kızdırıyorsa, buradaki bakış açımız nasıl olabilir?

 Yanıt: Her yerde size yalan söyleyen insanlarla karşılaşırsınız. Farkındalığınız arttıkça, sizin kendinize de yalan söylediğinizi görmeye başlarsınız. İnsanların size doğru söyleyeceklerini beklemeyin çünkü onlar kendilerine de yalan söylüyorlar.

Siz kendinize güven duymayı öğrendiğinizde başkalarının size söylediği şeylere inanıp inanmamayı seçme özgürlüğünü de kazanırsınız.

İnsanları kişisel algılamadan gerçekte olduğu gibi görebilmeyi başardığımızda, asla onların söylediği ya da yaptığı şeylerden incinmeyiz. Size yalan da söyleseler bundan incinmezsiniz. Çünkü onların korktukları için yalan söylediğini bilirsiniz.

Soru: Varsayımda bulunmak, kitapta 3.anlaşma olarak yer alıyor. Varsayımda bulunursak ne olur?

 Yanıt: Varsayımda bulunmanın problemi varsayımların gerçek olduğuna inanmaktır. (Varsayımda bulunduğunuz anda, bir süre sonra…) onların gerçek olduğuna yemin edebilirsiniz… Varsayım teorilerimizi kişisel algılarız. Varsayımda bulunuruz, yanlış anlarız, kişisel algılarız ve hiç yoktan koskocaman bir drama yaratırız.

Yaşamdaki üzüntülerin ve dramaların kaynağında kişisel algılamak ve varsayımda bulunmak vardır. Bu cümlenin gerçekliğinin üzerinde bir an olsun düşünün.

Soru: Geldik, “Daima Yapabileceğinin En İyisini Yap” anlaşmasına. (Bu, kitapta dördüncü anlaşma olarak geçiyor) “İyi” kavramı göreceli değil mi, “en iyisini yapmak” bu durumda değişken bir durum değil mi?..

Yanıt: Şunu daima hatırlamak faydalı olacaktır: An, her an değiştiği için asla “en iyiniz” olmayacaktır.

Sabah taze ve enerjik olarak yaptığınız “en iyi”, akşamın yorgunluğunda yaptığınız “en iyi” den daha iyi olacaktır. “En iyiniz” sağlıklı ya da hasta olmanıza göre değişecektir. Ayık ya da sarhoş olmanıza göre değişecektir. Harika ve mutlu ya da üzgün, kızgın ya da kıskanç olmanıza göre değişecektir.

Günlük yaşamınızda duygularınız andan ana, saatten saate, günden güne değişiklik göstermesi gibi, “en iyiniz” de zaman içinde değişime uğrayacaktır.

Dört yeni anlaşmanızı yaşamınızda uyguladıkça “en iyini” de gittikçe “en iyi” hale gelecektir.

Soru: Yapabildiğimizin en iyisini yaptığımızı nereden biliriz?..

Yanıt: Yapabileceğinizin en iyisini yapmak, size iş gibi gelmez. Çünkü yaptığınız şey ne olursa olsun zevk alırsınız. Çünkü yapabildiğimizin en iyisini yaptığınızı bildiğinizde sonuçlar beklediğiniz gibi olmasa bile, bu sizde negatif duygular uyandırmaz. Hatalarınızdan ders alır ve yeni bir yol denersiniz.

Yapabildiğinizin en iyisini yaparsınız, çünkü bunu yapmak zorunda olduğunuzu hissetmeden, içinizdeki Yargıcı memnun etmeye çalışmadan, başka insanları memnun etmeye çalışmadan, kendiniz zevk aldığınız için yaparsınız.

Soru: Özgür olmak isteriz, fakat yeterince özgür olamadığımızı söyleriz. Özgürlüğün anlamı ne? Özgürlük ile kendi olmak arasında nasıl bir bağlantı var?

Yanıt: Özgürlüğün gerçek anlamı nedir? Bazen evlendiğimizde özgürlüğümüzü yitirdiğimizi söyleriz. Boşanırız, yine özgür olamayız. Bizi durduran ne? Neden kendimiz olamıyoruz?

Bir zamanlar özgürdük ve özgür olmayı seviyorduk, ama daha sonra özgürlüğün ne olduğunu unuttuk.

İki üç yaşında bir çocuğa baktığımızda. Özgür bir insan görürüz. Bu insan neden özgürdür? Çünkü o istediğini yapıyor. Tıpkı, bir çiçek, bir ağaç, bir hayvan gibi özgür. Çünkü henüz ehlileştirilmemiştir. İki yaşındaki bir insanın yüzünde çoğu zaman küçük bir tebessüm vardır. Bu insan dünyayı keşfediyor ve eğleniyor. Oyun oynamaktan korkmuyor. Canı acıyınca, acıkınca, ihtiyaçları karşılanmadığında korku duyuyor ama bu insan geçmiş ve gelecekle ilgilenmiyor. Sadece anda yaşıyor.

Çok küçük bir çocuk duygularını ifade etmekten çekinmez. Sevgiyi hissettiğinde sevginin içinde erir ve sevmekten korkmaz. Bu tanım sağlıklı insanın tanımıdır.

Bir çocuk olarak gelecekten korkmayız ve geçmişten utanmayız. Doğal insani eğilimlerimiz, hayattan zevk almak, oynamak, keşfetmek, mutlu olmak ve sevmektir.

Aradığımız özgürlük kendimiz olma özgürlüğü, kendimizi ifade etme özgürlüğüdür.

Soru: Niçin kendimiz olamayız?.. Kendimiz olmaktan niçin korkarız?..

Yanıt: Kendimiz olmaktan korkarız, çünkü kendimiz olduğumuzda reddedilmekten korkarız. Reddedilme korkusu, yeterince iyi olmama korkusuna dönüşür. Sonunda olmadığımız biri haline geliriz.

 

Soru: Gerçek kendi olmak nedir? O’nu nasıl tanımlarsın?…

 Yanıt: Gerçek siz, hiç büyümemiş olan içinizdeki o çocuktur. Bazen içinizdeki çocuk dışarı çıkar. O anlarda kendinizi mutlu hissedersiniz. Eğlenirken, oynarken, resim yaparken, piyano çalarken, kendinizi bir şekilde ifade ettiğiniz anlarda çocuk dışarıdadır. Bu anlar yaşamınızda en mutlu anlardır. Gerçek siz dışarıya çıktığınızda geçmişe takılmazsınız ve gelecekle ilgili endişe duymazsınız. O anlarda çocuk gibi olursunuz.

Soru: Kendi olamadığımızı nasıl anlarız?…

Yanıt: Yaşamımızda yaptığımız şeylere baktığımızda çoğu yaptığımız şeylerin başkalarını memnun etmek, kabul ve onay görmek için olduğunu görürüz.

Kendimizi memnun etmek için ise çok az şey yaparız. Özgürlüğümüzün başına gelen işte budur.

İnsanların her bin kişiden dokuz yüz doksan dokuzu tümüyle ehlileşmiş bir yaşam sürer.

İşin garibi özgür olmadığımızı fark etmeyiz bile.

 

Soru: Aktif bir teslimiyet duygusu için nasıl bir bakış açısı önerirsin?..

Yanıt: Yaşam sizden neyi alıyorsa, bırakın gitsin. Aktif bir teslimiyet duygusu içinde geçmişi bıraktığınızda, anda dolu dolu, canlı olmanıza izin verirsiniz.

 

Soru: Kitabın bir yerinde öz-zarar diye bir kavram var. Bu kavramı ilk defa “Dört Anlaşma” da duydum. Ne demek öz-zarar?…

Yanıt: Kendinize duyduğunuz öz-sevgi ne kadar çoksa, öz-zarar da o kadar az olur. Öz-zarar, öz-reddedişten kaynaklanır. Öz-reddediş ise, mükemmellik imajına sahip olup, asla bu ideale, bu mükemmelliğe erişememekten kaynaklanır.

Tüm hayatınız boyunca hiç kimse kendinize verdiğiniz zarar kadar size zarar vermedi, sizi sömürmedi. Öz zararınızın sınırı ölçüsünde başkalarının size zarar vermesine izin verirsiniz.

Soru: İnsanın en büyük korkusu nedir?

Yanıt: Yaşamak insanların en büyük korkusu. Ölüm, sahip olduğumuz korku değildir; en büyük korkumuz yaşamak için risk almaktan korkmamızdır. Gerçekte kim olduğumuzu ifade ederek yaşayabilme riskini almaktan korkuyoruz. Sadece kendimiz olarak yaşamaktan korkuyoruz.  Hayatımızı, başka insanların taleplerini, beklentilerini karşılamaya çalışarak yaşamayı öğrendik. Başka insanların bakış açılarına uygun olarak yaşamayı öğrendik. Çünkü kabul edilmemekten, başkası için yeterince iyi olamamaktan korkuyoruz.

Soru: Toltek bilgeliği hayatı rüyanın bir ifadesi olarak görüyor. Kitabı doğru anladıysam, kişi rüyadan memnun değilse, rüyayı kontrolü altına alabilmesinin yolları var. Ne yaparak rüyayı kontrol altına alabiliyoruz?..

Yanıt: Bu yüzden kendi rüyanızın ustası olmak önemlidir. Bu yüzden Toltekler rüya ustasıdır. Hayatınız rüyaların ifadesidir ve yaşam bir sanattır. Eğer rüyadan zevk almıyorsanız istediğiniz an yaşamınızı değiştirebilirsiniz. Rüya ustaları yaşamda baş yapıt yaratır. Seçimler yaparak rüyayı kontrol etmesini bilir. Her seçimin bir sonucu vardır. Rüya ustaları sonuçların farkındadır.

Bu yaşam yolunda liderler ve takipçileri yoktur. Kendi gerçeğiniz vardır ve bu gerçeği yaşarsınız.

Kaynak: Dört Anlaşma, Don Miguel Ruiz, …Ötesi Yayınevi,

https://www.kitapyurdu.com/yayinevi/otesi-yayincilik/258.html

Yeni yazılarımızdan haberdar olmak için ABONE OL